komikportre klübü

Özgün üretimlerinizi gönderin, bu sayfalarda paylaşalım…

BOYUT ÖTESİ DÜŞÜNCELER SİLSİLESİ

Küçük çocuk, mutfağın tahıl çekmecesinden 1 adet benden alıyor. Ne işi olabilir ki benimle? Ben ki naçizane bir fasulyeyim. Durduk yerde beni vücuda getirip büyümemi seyredecekmiş. Ne işin var be kardeşim? Canın çektiği bir gece ye gitsin beni. Delirdin mi beni büyütücen? Ağzı var dili yok denir ya… Bende ağız da yok; diyemiyorum dur yapma diye. Yoğurt kasesinde iki kat pamuk arasına koyuluyorum bir sonbahar günü. O sıcak yetmezmiş gibi bir de kurudukça vıcık vıcık sulanıyorum. Pamuk leş gibi kokmaya başlıyor daha vücuda bile gelmeden; sanki başıma neler geleceğini fısıldar gibi. Aradan beş gün geçmiş durumda. Çok acayip bir ağrı hissediyorum; sanki beynim patlayacak. Ve patlıyor da…

Beşinci günün sonunda patlayan yerimden yeşil renkli yumuşak bir şey çıkıyor; daha sonra öğreniyorum ki filizmiş?! Sanki muazzam bilimsel bir olay başarılmış gibi başımda toplanılıyor pamuktan kafamı çıkardığımda. Etraf duman kokusundan geçilmiyor. Evin içinde bol miktarda tütün içilmekte. Vücuda gelmeme sebep olan şahsiyetteyse en ufak bir vicdan muhasebesi yok. Sanki dumanlı ortama alışkın olmam gerekiyormuş gibi davranılıyor. <blockquote>Aradan on gün geçiyor. Artık fazlaca boy attığımdan, yoğurt kabıyla ilişiğimin kesilmesi gerektiği kararına varılıyor ve saksı içindeki toprağa naklediliyorum. Aradan günler geçiyor ve vücuda gelen dalımda yeni bir fasulye oluşuyor; yine ben! Dalımdan özensiz bir biçimde kopartılıyorum. Çok enteresan. Sanki hiç o bitkinin üzerinde yaşamamışım. Ruhun bedenden ayrılması gibi. Tüm bilinç, kopardıkları bende?! Sadece şamata olsun diye o gün evde pişirilen kuru fasulyenin içine katılıyorum. Tenceredeki arkadaşlarla pişene kadar muhabbet ediyoruz. Bir fasulyenin yaşamı, pişirilip yenildiği anda başlarmış aslında. Bir yaşıma daha giriyorum sanal olarak. Akşam eve misafir geliyor; tanımadığım bir takım insanlar. Yalnız birisi var ki kendisine hayran oluyorum. Evin hanımının üniversite arkadaşıymış. Onun tarafından yenilmek için can atıyorum. Evin hanımı misafirleri sofraya buyur ediyor. Biz bütün arkadaşlar, bir ara payreks olduğunu işittiğim camdan bir kap içindeyiz. Ev sahibi tek tek tabaklara servis yapıyor. Meğer bu hanımın kuru fasulyesi memleketinden ötürü epey meşhurmuş. Arkadaşlarımın bahsettiği gerçek hayatımın başlaması için bekliyorum. Bari o güzel kız tarafından yeneyim.

Acaba şanslı      mıyım? Güzel kızın tabağına konmak üzere kaba daldırılan kepçenin içinde buluyorum kendimi. Demek şans denilen şey buymuş. Kapta kalan arkadaşlarım arkamdan ıslıklar çalmaktalar; şanslı çocuk diye. O an vücut hatları mükemmel olan kız, güzelliğinin sırrını açıklarcasına az yemek istediğini söylüyor. Ev sahibi ne kadar ısrar etse de kararından vazgeçmiyor. Sıkı rejimdeymiş. Rejim ne demekse?! Mankenmiş. Manken ne demekse?! Ben nereden bilebilirim? Ben naçizane bir fasulyeyim. Güzel kızın inadı karşısında, ev sahibi doldurduğu kepçenin yarısını kaba geri boşaltıyor. Boşaltılanlar arasında ben de varım. Hayata başlamadan ilk hayal kırıklığım. Geriye sadece bir misafir kalıyor; gayet kilolu ve sonradan anladığım kadarıyla ağzının içi yara ve çürük dolu. Kapta kalan arkadaşlarla güzel bir hayat yaşayamayacağımız belli. Kabın içinde hemen hemen son misafire yetecek sayıdayız. Kendi payı artı mankenin payının yarısı; doyuramayacağız ama hayırlısı… Arkadaşlarla beraber tabağa boca ediliyoruz. Demek ki fasulyelerin, istedikleri hayatı seçmek gibi bir şansları yok; hangi tabağa boca edilirlerse o hayatı yaşamak durumundalar. <blockquote>Derken ev sahibesine derin iltifatlar eşliğinde yemek yenmeye başlanıyor. Çoğu arkadaş gerçek hayatlarına başlamış durumdalar. İlk kaşık darbesinden kurtuluyorum. İçinde bulunduğum tabağın sahibinin yemeğini yerken, tabağı fazlaca karıştırmak gibi bir huyu var. Nitekim ikinci kaşık darbesinden kurtulduktan sonra kendimi yemek suyunun derinliklerinde buluyorum. Dışarıdan en ufak bir ses gelmemekte. Tencerede pişerken su denilen bir sıvının içine atıldığım zamanki gibi bir ses duymaktayım. Üçüncü kaşık darbesinde yemek suyunun üzerine çıkıyorum. Ufak da olsa bir ümidim var. Belki kilolu kadın yemekten kesilir, ben de kurtulurum. Ama bana mısın demiyor. Zaten dese de bu sualini cevaplayacak durumda değilim; zira söylemiştim; ağzım, dolayısıyla dilim yok! Ama rasyonel düşünecek olursanız bana mısın sualinin cevabı sanayım olmalı?! Bana sorulmadığı halde ev sahibesi tarafından ona yapıldım; evet; bana mısının cevabı sanayım… Dördüncü kaşık darbesinden de kurtulduğumda yeni bir ümit ışığı doğuyor. Kilolu kadın yemeğe mola vererek içkisini yudumluyor. Tam bayram yapmak üzereyken, öncekinden daha iştahlı bir biçimde çalakaşık tabağa yöneliyor. Beşinci kaşık darbesinin sonunda kendimi gerçek hayatımın başlangıcında buluyorum. Karanlık ve ıslak bir yerde, tüm vücuduma inip çıkan sert kütleler tarafından parçalanmaya başlıyorum. Canım fena yanıyor.

Niye fasulye olarak yeryüzüne geldim? Fasulye olmayı hak edecek ne kötülük yaptım ben? Kime veya kimlere?! Sadece parçalara ayrılsam razıyım. Ama bir türlü ölmüyorum. Un ufak olmama rağmen iç geçiriyorum acaba beni şimdi tükürse her parçam yeni bir hayata başlayabilir mi diye… Umut fakirin ekmeği tabi… Hayat çok acımasız. Hiç istemememe rağmen, yumuşak bir nesne tarafından daha karanlık bir yerlere itiliyorum. Sanki ince uzun bir koridor. Ağız içi gibi ara sıra ritmik şekilde ışık da gelmemekte. Hiç bitmeyecekmiş gibi. Hayatın en zor kısmı. Şu ince ve uzun ve karanlık ve dar ve sıcak koridoru aşsam belki de rahata kavuşabilirim. İstemediğim hayat içinde rahat bir kesit; züğürt tesellisi. El yordamıyla anlıyorum ki genişçe bir yere geldim. Git gide eridiğimi hissediyorum. Ritmik kasılmalar eşliğinde sanki içimden sıvılarım dışarı çıkıyor. Bana sorulmadan benim, bana ait, belki de ileride bana lazım olacak vitaminler alınıyor. Beni yiyen vücudun hücrelerine lazımmış! Geri dönmek istiyorum. Mide içinde şiddetli bir biçimde çırpınmaya başlıyorum; sineğin örümcek ağında çırpınması gibi. Diğer fasulye arkadaşlar bana göz yaşları içinde bakıyorlar; yapacak bir şey olmadığının bilincinde; bazı canlıların kaderlerini değiştirmek ellerinde fakat bu kural biz fasulyeler için geçerli değil gibilerinden. Ben yine de çırpınmaya devam ediyorum. Dışarıdan yani sofrada oturanlardan sesler gelmeye başlıyor. Beni yiyenin midesi bulanıyormuş. O an vücudun kurmayları beni hücreye kapatıp işkence ediyorlar. Eğer vücut sahibi beni kusarsa durumum daha da feci olurmuş. Kendimi kanalizasyonda bulurmuşum. Pek bir itirazımın olamayacağı belirtiliyor. Zaten beni yiyen tarafından yukarıdan bana gönderilen acayip kokulu ve benim için zehirli bir sıvıyla baygın hale geliyorum. Sonuç itibarıyla sindirilmiş vaziyetteyim. Geri dönüş için çok geç. Zaten nispeten de rahat durumdayım; yemek borusuna nazaran. Çok acı da olsa bazı şeyleri kabul etmek gerekiyor; çok yazık! Neyse; Allah sağlık versin. Belki ileri ki zamanlarda ideallerim gerçek olur. Ve vücut faaliyetinin kalan kısmına kaldığı yerden devam ediyor. Madem bu tarz bir hayat sürecektim, bari o güzel kız tarafından yenilseydim diye düşünüyorum.

Aah ah… Ne güzel olurdu şu an tarlada etrafı seyrediyor olsaydım. Ne güzeldir şimdi tarlalar. Çiftçi tarafından unutulmuş fasulye olsaydım, şu an selvi boylu delikanlıydım. Karıncalarla dosttum, yağmur damlalarının başımın üzerinde yerleri vardı, korkulukla; hatta kargalarla bile… Varsın dalga geçsinler boyumla fasulye diye… Varsın Hilmi Ağa’ nın küçük oğlu tarlanın ortasında gizli gizli üzerime işesin. Su temizler bedenimi; önemli olan ruh temizliği… Varsın karabaş eşelesin kökümü, toprağa düşeyim. Gene vücut bulurum, gene yaşarım istediğim özgür hayatımı doyasıya. Fasulyenin kaderi hayatını sindirim sisteminde yaşamak değil. Buradan sağ kurtulursam beni tarlaya eksinler. Fazla bir şey istemiyorum. Yakınlarımda ulu bir çınar altında, sıradan bir mezara komşu olayım. 1 eksinler beni tarlaya 5 olayım. 5 eksinler 25… 25 eksinler 125…  Aynı benden 125 tane olsun, 125 sevdiğim ayrı hayatı yaşayayım. Aynı benden 625 tane olsun. 625 ayrı meleği sevip aşık olayım. Aynı benden 3.125 tane olsun. 3.125 ayrı diyarı gezeyim. Aynı benden 15.625 tane olsun. 15.625 adet şarkı söyleyeyim. Kargaları, solucanları, çiftçileri mutlu edeyim. Örtü olayım tarlaya; güneş ışınları değemesin topraktaki masumlara.

Mide içinde iyice yumuşadıktan sonra daha dar ve pis bir yere geçiyorum. İçerisi yine zifiri karanlık. El yordamıyla duvarlara dokunup anlamaya çalışıyorum. Duvar ötesinden gelen bir darbeyle irkiliyorum. Sanırım beni yiyen zat, avuç içiyle bulunduğum duvarın dış kısmına vurmakta. Acaba buna neden ben miyim? Gaz türünden sesler duyuyorum dışarıdan; gaz ne demek? Yoğun bir baskı altında yine kasılmaya başlıyorum. Ne güzel midede bir süre de olsa rahata ermiştim. Bu da ne şimdi? Gittikçe halden düşüyorum. Artık duvarlara dokunacak, etrafı koklayacak dermanım bile yok. Usanıyorum. Bu hayat ne zaman sona erecek? Ne olacaksa olsun artık! Mide saatlerime geri dönmek istiyorum. En azından belli bir çalkantı içinde kendi halimde idare ediyordum. Burası çekilmez. Daha kötüsü olamaz. Artık düşünme gücümü de kaybettim bu sindirim sisteminde. Madem ki bu tarz bir hayat yaşayacaktım, ne olurdu o kız yeseydi beni?! Olamaz gözlerim kararıyor. Enerjim kalmadı. Tamamen başkalaşmış durumdayım. Tanımadığım nesnelerle birbirimize kenetleniyoruz. Sanırım son bir hamleyle buradan kurtulmaya çalışacağız. Ben daha ta midede söylemiştim. Anca akılları başlarına geldi; iş işten geçtikten sonra. Ama hayır; bu bir saldırı hazırlığı değil. Kenetlendiğim nesneler, benim gibi başkalaşım geçirmiş diğer arkadaşlarım. Aynı şeyi onlar da benim için düşünüyorlar kuvvetle muhtemel; ben de onlara kenetlenmiş vaziyetteyim. Daha da dar görünen bir yerde sıkıştık kaldık. Birden kuvvetli bir efor bizi havadar bir yere itiyor. Yoksa kurtulduk mu? Ama artık hepimizden geçmiş. Bilincimiz gitmiş durumda. Evet… Yaşadığımız hayat bizi sıçıyor hiç acımadan. Şu an mezardayım. Ne mi yaptım hayatta? Hayatın benden istediklerini yerine getirdim; kölelik kalkalı seneler olmasına rağmen.

Baki kalan kubbede fasulyeden bir hayat işte… Kalanlara selam olsun…

HALİL BAŞÇAVUŞ

Ağustos 99 sıcaklarından biri… Günler 21 Haziran’a göre kısalsa da bu sadece Haziran’ın fikri… Günler hala bitmek ve de geçmek bilmiyor… Gün boyu anamız ağlamış diğer arkadaşlarla. Terimiz o denli fazla ki üzerimizdeki kumaşın üzerine çıkmakta ve akşam o ter kuruyunca geriye beyaz beyaz lekeler kalmakta terin tuzu olarak. Askerlik zor zanaat?! Akşam olduğunda herkes temizliğini yapıp yatıp zıbarmak derdinde. Ama Halil Başçavuş gazinoda toplantı yapacakmış. Gazinoda Maksim misali değil. Birkaç sandalye ve sesi sonuna kadar açılmış ve fakat ne bok dediği anlaşılmayan bir televizyon kanalı. Herkes uykusuzluktan adeta gebermekte fakat Halil Başçavuş toplantı yapacaksa ertesi gün uykusuzluktan gebermeye değer. Askerin psikolojisinden en iyi anlayan komutanlarımızdan; hatta belki de tek! Muazzam da matrak bir insan. Herkes büyük mutluluk içinde elini ayağını yıkıyor, işeyen işiyor, sıçan kaçıyor; öyle ya etraf kedi dolu?! Neyse uzun lafın kısası toplantı başlıyor. Önce yoklama yapılacak fakat imkansız. Topluluk kültürü olmayan yurdum insanı burada da yapıyor yapacağını ve bir türlü susmak bilmiyor. Başçavuş komutan olarak ne etse, ne dese, hangi tehdidi savursa faydasız:

-       Evladım bak konuşma da şu yoklamayı alalım. Bakın hepinizin anasını ağlatırım yarın. Akıllı olun.

Kime diyon ki?! Salon sanırsın ki kahvehane. En sonunda bakıyor olmayacak, başçavuş patlıyor:

-       Bundan sonra konuşan galtak garıdır, doptur, puşttur, hipnedir. (işaret ve başparmağıyla yuvarlak yaparak) Naa böyledir! Bundan sonra gonuşanın ağzına sıçiym, g..nü s..iym. Aaazına veriym yandan balon yapsın?!

Salonda çıt yok. O an gayri ihtiyari askerin teki bir şey fısıldıyor arkadaşına ve başçavuştan zılgıtı yiyor:

-       Lan oğlum; (işaret ve başparmağıyla yuvarlak yaparak) böyle misin lan?!

Gürbüz ve Kahraman’ın gıkı çıkmıyor bu hengamede; çünkü ağızları yanmış bir kere. Aç parantez Gürbüz ve Kahraman tam birer yağız Anadolu delikanlıları. Serseri, iri kıyım, az biraz da namusuna düşkün Anadolu gençleri olur ya hani… Bunlara sokak ortasından geçerken yan gözle bakmaya dahi gelmez. Ne baktın birader bi’ durum mu var muhabbetlerinden sonra kanlı bıçaklı kavgaya tutuşurlar bok varmış gibi sanki. İşte öyle gençler, nöbet tutarken sokaktan geçen 2 adet genç kıza laf atmışlar. Askerlikte abazanlık had safhadadır ya… Neyse, sokağın ne işi var diyeceksiniz, burası kışla falan değil, askeri okul. Askeri okul da daha önceleri şehir dışında kurulmasına rağmen zamanla genişleyen şehir nedeniyle şehrin tam ortasında kalmış durumda. Bu da milletimize has bir durum. Şehir dışında tutulması gereken hiçbir yapıyı şehrin yine dışında tutmayı başaramıyoruz. Aynen mezarlar gibi. Bugün nice şehirlerde insanlar sanki mezarların içinde gibi ölülerle koyun koyuna yaşamaktalar. Neyse, sokaktan geçen 2 adet kıza laf atmış bunlar. Mahalle de hafif mutaasıp falan, okul yönetimine şikayette bulunmuşlar namusumuz kalmadı diye. Okul yönetimi diyince yanlış anlamayın. Lise müdüründen falan bahsetmiyorum; okul yöneticileri komutan durumundalar. Okul komutanı kurmay albay; yani boru değil; buradan sonraki görevi paşalık olacak mucize olmazsa?! Olay herhangi bir üst düzey komutana intikal etse, anamızı ağlatırlar suçlu biz olmasak da cezasını tüm bölük çeker ama şansa bakın ki mahallelinin şikayeti sadece Halil Başçavuş’a intikal etmiş durumda. Yüz elli kişiyiz ve ip gibi dizilmişiz okulun bahçesine akşam içtimasında. 2 adet delikanlıda; Kahraman ve Gürbüz, 150 kişinin önünde akıbetlerini beklemekteler. Biz 150 kişi, kendi kendimize Halil Başçavuş’un ne ceza vereceğini bekliyoruz dehşet içinde. Kızdım mı da tam kızar; bir kere kolundaki başçavuş rütbelerini göstererek; “ Olum bak burada tam 6 adet kazık var, 6’sını da ayrı ayrı sokarım!” demişti. Anlayın artık. Neyse, biz ip gibi sıralanmışız okulun bahçesinde akşam içtimasında, Halil Başçavuş başladı Gürbüz ve Kahraman’ı kastederek konuşmaya:

-       Arkadaşlar! Bazı arkadaşlarınız artık abazanlığı abartmış durumdalar. Lan oğlum 40 defa söyledim size gaşınmayın diye, her seferinde inat edip duruyonuz acaba değişik şekilde nasıl gaşınsak diye. Ulan bu 2 deyyus elalemin garısına gızına laf atmış. Artık ne dediyse hayvanlar, aileler tahammül edememişler şikayette bulunmuşlar. Lan oğlum her gördüğünü ne orospu sanıyon lan?! Aynı şeyi senin gız gardeşine, anana, bacına yapsalar n’olacak lan?!O kadar mı galktı lan?! Gıçıınza girsin! Lan bi’ ağız tadıyla askerlik yaptırmadınız lan şurda bana! Şimdi bu 150 kişinin önünde tıpkı garı gibi gırıtarak yürüyeceksiniz.

-       Aman gomtanım?!…

-       Gonnnuşma lan! Gırıtarak yürüyün ananızı bellerim oğlum yakarım askerliğinizi!

Askerler yürümeye başladılar ama yeterince kırıtmıyorlar. Halil Başçavuş gürlüyor:

-       Gırıtın hüleaaaayn!!

Askerler bu gürleme neticesinde tıpkı kadın gibi kırıtmaya başladılar. Ama ikisi de gürbüz Anadolu delikanlısı ki birisinin adı üstünde Gürbüz zaten?! Halil Başçavuş 150 kişiye dönerek şöyle dedi:

-       Laf atın ulan şunlara?!

-       (150 kişiden karışık ama anlaşılır sesler) Off anam! Hepsi senin mi? Şşşt? Kız? Yirim lüleden! Of of of malzemeye bah hele…

-       (Halil Başçavuş Kahraman ve Gürbüz’e) Nasılmış ulan ırz düşmanları ha?!

-       Köttü gomtanım.

-       Tamam o zaman hadi şimdi s..tttrrrin geçin yerinize!!!

İşte böyle hem kafa hem de otoriter bir komutandı Halil Başçavuş. Neyse biz dönelim toplantı anına. En sonunda Halil Başçavuş salonda kusursuz bir hakimiyet sağlıyor. Demek ki deveye diken, yurdum insanına Halil Başçavuş lazım. Konumuz uyulması gereken ve fakat uyulmayan yasakların hatırlatılması. Biz 8 aylık kısa dönemler ve uzun dönemler bir aradayız. Birçok uyarıya rağmen bölük içinde küfür edilmeye devam edilmekte. Bizim 8 aylıklardan Korhan isimli arkadaş var. 6 sene Amerika’da kalmış, okumuş etmiş falan. Hepimizden de büyük. Belki uzun dönemler saygı gösterirler diyerek komutan sözü kendisine veriyor:

-       Korhan oğlum bu dallamalar beni dinlemiyor belki seni dinlerler. Şunlara anlat bakalım kendi lisanınca. Belki ben anlatamıyorum.

Korhan sözü alıyor. Başlıyor anılarını anlatmaya:

-       Arkadaşlar. Ben 6 sene boyunca ABD’de kaldım. İstesem punduna getirir askerlikten de kaçardım. Nice arkadaşım öyle yaparak bedelli yaptı. Ama ben yurdumu seven bir insan olarak “Hayır!” dedim; ben bu işi yapacağım. Ben Amerika’da kaldığım süre içinde vatanım ile ilgili olarak birçok Yunan’lıyla gırtlak gırtlağa kavga aşamasına geldim. Hem de niye biliyor musunuz? Yemek yüzünden. Yunanlılar iddia ettiler ki zeytinyağlı yaprak sarması Yunan yemeğidir. Ben de hayır dedim. Zeytinyağlı yaprak sarması kesinlikle Türk yemeğidir. Diğer bir gün hünkar beğendinin kökeninin Yunanistan’a ait olduğunu savundular. Ben de var ya “Alaaaah!” diyerek az daha gebertiyordum Yunanlı birisini, zor aldılar elimden. Yani bütün bunları neden anlatıyorum, demem o ki insan yurt sevgisini gurbette daha iyi anlıyor. Bazı şeylerin değeri kaybedilmeden anlaşılmıyor maalesef. Bizler çok güzel bir ülkenin sahipleriyiz, lütfen kıymetini bilelim. Askerlik mesleği…  Bu iş vatan borcudur arkadaşlar. Buraya geldiğimize göre kısa dönem uzun dönem fark etmez, bu görevimizi yapmak zorundayız. Sayılı gündür geçer. Bakmayın siz; her geçen gün hepimizin süresi kısalmakta. Biz kısa dönemlerin uzunlarla hiçbir problemi yok. Hepimiz abi kardeş ilişkisi içerisinde bu işi götürmek zorundayız. Sizlerin de herhangi bir probleminiz olursa çekinmeden bizlere gelebilirsiniz. Tabi bu iş karşılıklı. Bizler de sizlere gelebiliriz. Bir de arkadaşlar şu küfür olayına değinmek istiyorum. Lütfen artık şu küfür olayını aramızda kaldıralım. Medeni insanlara yakışmıyor. Madem ki buraya geldik bu işi yapmak için, başka çaremiz yok. Bu işi bitirmeden kapıdan dışarı çıkamayacağımıza göre; küfrü kaldıralım; bu işi s..ke s..ke yapıcaz başka yolu yok?!

Toplantının ertesi günü Halil Başçavuş Korhan’a rastlıyor, ben de tesadüf eseri olaya şahit oluyorum:

-       Korhan oğlum n’aber? Gel istersen askerde şu küfür olayını kaldıralım ha? S..ke s..ke yapalım şu askerliği…

Diğer günlerde üst devremiz olan ve 15 gün sonra terhis olacak 8 aylık kısa dönemler Korhan’ı görünce başlıyorlar dalgaya suratına doğru konuşarak:

-       Geçen gün baklava yiyorum, bi’ baktım cevizi Yunan. Allaaaaaaa!…

Neyse dönelim toplantıya. Korhan’dan sonra sözü Halil Başçavuş alıyor. Ne de olsa Korhan diğer uyulması gereken yasaklardan bahsetmedi.

-       Arkadaşlar bi’de bu çük meseleniz var. Bakın ben size o kadar toleranslı davranan bir komutanınızım, öyle yatak altında playboy, penthouse falan yakalarsam var ya ananızı ağlatırım. Bunun için size tavsiye edeceğim tek yol var. Bak askerlikte abazanlıkla ilgili ne yaparsın bilir misin? Gidesin tuvalete, orada otuza otuz karolar vardır. Çalıştırırsın hayal dünyanı. Bir süre sonra o karolar sana televizyon gibi gelmeye başlar. Daha sonra o televizyonda sen de oynamaya başlarsın rol arkadaşınla. Gülmeyin! Bazı şeyleri yapman lazım. Sonra başka şeyler yaparsın o zaman önünü alamazsın bazı şeylerin. Ama size hak vermiyor da değilim hani (pis pis gülerek.) Bakın size bir anımı anlatiym. 2 sene önce Cudi Dağı’ndayım, çok da güzel bi’ orospu bizle birlikte Cudi’ye geldiydi. Ama var ya taş gibi amana goyum. Ama garı bana bakmıyo’, benim kısa boylu bi’ arkadaş var, ona bakıyo’ amana goyum. Arkadaşın boyu da var ya çük gibi ha! Bir gün dayanamadım artık, çektim garıyı kenara sordum; lan kızım ne buluyon bu benim arkadaşta burda dalyan gibi ben varken. Ne diye Cudilere geldin bunun arkasından manyak mısın sen diye. Garı bana cevap verdiydi; ondaki yanağı sen ye, sen de Cudi’ye gidersin diye. Ulan olabilir mi olamaz mı?! Olabilir mi olamaz mı?! Adamın boyu çük kadar?! O boydaki adamda o kadar mal ne gezsin?! Ama ben de kafayı yiyom bu arada. En sonunda çektim bunu kenara, dedim; lan oğlum senin için böyle böyle diyo’ garı lan! Çıkar goy lan ortaya, ben de goyacam. Kiminki büyükse o kazanır. Bi’ büyük rakısına var mısın dedim, varım dedi. Peki hadi lan çıkar dedim. ( Sol eliyle, sağ dirseğine kadar kolunu göstererek) Bi’ çıkardı naa bu gadar; (sonra elini havaya kaldırarak istemem havasında) tamam dedim galdır yerine! (Salon gülmekten kırılırken Halil Başçavuş ciddileşerek devam eder.) Bir diğer noktaysa içki meselesi arkadaşlar. Arkadaşlar, bundan sonra içki serbest! (Herkes sevinç gülücükleri atarken cümlesini tamamlar.) Ama şişe meselesi var. 35’lik içme! Zevkini alamazsın. 70’lik iç! (Suratlar ciddileşir.) Sizi fazla da tutmak istemiyorum, bana sorusu olan var mı? Veya bi’ derdi olan?

-       Var gomtanım.

-       Nedir oğlum?

-        Gomtanım ben gendimi orospu çocuğu gibi hissediyom.

-       Niye evladım?

-       Gomtanım; benim terhisime 7 gün var ama alt devremle hala aynı işi yapıyorum. Benim artık dinlenmem lazım gomtanım. Ama alt devremle aynı işi yapıyorum. Hatta bazen alt devrem oturuyo’, ben çalışıyorum. Bu bakımdan ben kendimi orospu çocuğu gibi hissediyorum gomtanım.

Halil Başçavuş hiçbir şey demeden konuşmaya başladı. Tamamen yorumsuz aktariym:

-       Şimdi… Sene 1992 ben güneydoğudayım. Bir paşanın korumasıyım. O dönemler de terör had safhada. Sürekli çatışmalar olmakta, her gün biri ölmekte, ölen olmazsa en azından birilerinin kolu bacağı kopmakta amana goyum. (Bu da en büyük küfrü Halil Başçavuşun. Ama şive farkından dolayı sansürlü yazmadım. Bilen bilir veya anlayan anlar ki zaten memleket dahilinde anlamayacak olanın olduğunu da zannetmiyorum.) Ben sürekli paşanın yanında çatışmaya giriyorum amana goyum. Paşa da manyak! Lan sen paşasın çatışmaya girmesene?! Paşalar çatışmaya girmez normalde. Genelde binbaşı rütbesinden sonra çatışmaya girilmez, geri kumandaya çekilir komutan dediğin. Ama bu paşa kafayı yemiş amana goyum, herif psikopat! Çatışmanın en önünde yatmış yere dan dun çatışıyo’. Ben de bunun gorumasıyım, hayatından ben mesulüm. Bi’ vurulsa ben g.t altına gidicem. Yakınında 2 metre sağında ben de onun yanında yere yatıyorum ki bi’ bok olursa gendimi siper ediym. Sizin anlayacağınız paşanın yüzünden boku bokuna biz de savaşıyoruz. Öyle bir ortam yani. Neyse, ben oraya yeni tayin olduğumda ilk nöbetimi tutuyorum; karanlık bir baraka gibi yerde amana goyum. Bana yazmışlar; ben ne biliym amana goyum; sen burda tutacan dediler, ben de mal gibi dikiliyom orda ağızda sigara, arada bir de g..mü gaşıyom ha; kirden! Öyle karanlık bi’ yerdeki o garanlıkta g..nü s  seler gimsenin haberi olmaz, gırıta gırıta dönersin memleketine. Neyse amana goyum, ben gittim elde makinalı başladım nöbete. Aradan yarım saat geçti, bi’ baktım, ulan, acayip acayip kokular geliyor burnuma. Lan dedim gendi gendime; şu memleket adam olmaz. Nöbet tuttuğu yere sıçmış kim sıçmışsa amana goyum. Ama yok lan bok kokusu değil diye uyandım sonra yine gendi gendime. Bi’ koku ama ne koku! Sanırsın gurban kesilmiş ama eti alınmamış, aylar sonra da et kokuşmuş meydanda. Dayanmak mümkün değil. Herhalde dışarıdan geliyordur diyerek ben gene daldım. Ama artık ilk nöbetten midir nedir, gafaya taktım ben; koku artık dayanılmaz olmaya başladı. Ben de barakanın dışına çıkarak etrafı kolaçan etmeye başladım nereden geliyor bu leş kokusu amana goyum diye. Yok! Etrafta en ufak bir kalıntı yok, kafayı yiyom amana goyum! Girdim tekrar içeri. Ama ne enteresandır içerisi daha kötü kokmakta dışarıdan. Lan dedim yoksa leş içeride mi diye. Bi’ baktım amana goyum, karşıda ahşap bi’ dolap. Dolabın yanına gittim, koku yoğunlaştı. Eyvah dedim hayvan kesmişler ve bu dolabın içine goymuşlar hayvan herifler diye. Madem kestin hayvanı, götür buzluğa goy di’mi kokar burda sıcakta ahşap dolap içinde. Baktım kapağı açsam ve içindeki leşi atsam, kusacam artık amana goyum, zaten nöbetin bitmesine de az kalmış, boşver dedim kendi kendime. Ama gene kendi kendime söyleniyom ha; şu nöbet bi’ bitsin onu oraya koyanı bulup ne yapacağımı bilirim ben diye. Neyse, en sonunda benim nöbet bitti, geldiler beni değiştirmeye başkasıyla arabayla. Araba dediğim cip hani… Vay Halil ilk nöbet nasıl geçti, milli oldun felan, dedim “Lan o dolaba kim et goydu lan?! Etraf gokudan geçilmiyo’?!” diye… Bana cevap verdi içlerinden birisi; “Ne eti lan?!” diye. Dolabın yanına gidip kapağını açtı, içinde üst üste yığılmış 8 askerin cesedi vardı.

Sonra Halil Başçavuş, ölüm sessizliği içindeki salonda, kendisini orospu çocuğu gibi hissettiğini söyleyen askere döndü ve son cümlesini söyleyerek toplantıyı, yine ölüm sessizliği içinde bitirdi:

- Onun için… Sen kendini orospu çocuğu gibi hissetme!…

BODRUM OTOBÜSÜ

İnsan gençken, daha doğrusu toyken kendini bi’ halt sanır. Mesela yeni yetme öğrenciler küfürlü konuşmayı maharet sanırlar. Birbirlerine belden aşağı fıkra anlatanlar, küfürle sevgi ifade edenler, vs. Ben de tabiata ait bir yaratık olduğuma göre bir zamanlar ben de toydum?! Sene yine o sene, arkadaşla hayatımda ilk defa Bodrum’a gitmişim; öğrenci olaraktan. Hani baba parasıyla gidilenlerden.

Neyse kısıtlı süre gidilen tatiller insanın gaz kaçırması gibidir. Ne olduğunu anlayamadan “zırt” diye geçer. Bizim de son günümüz geldi, Bodrum Otobüs Garı’ndan otobüsümüze bindik, masmavi Bodrum denizine bakıp yutkunarak geri dönüş seyahatimize başladık. Bizim koltuğun hemen yanındaki koltukta yaşlı ve muhterem bir amca da oturmakta. Otobüs hareket edince muhterem amca arkadaşın kulağına eğilip usulca ve tatlı bir ses tonuyla fısıldıyor;

“Delikanlı ben biraz uykumu derin uyurum da. Bu arada ayıptır söylemesi biraz horlarım. Eğer horlarsam sana zahmet beni bi’ dürtüver. Tamam?”

Arkadaş elbette diyor ve yolculuk devam ediyor. Yatağından başka hiçbir yerde uyuyamayan birisi olarak ben, gece yarısı saat üçte otobüs içinde tek uyumayan yaratık olarak durmaktayken birden ufak bir sarsıntıyla arkadaş da uyanıyor. Bazen uyanan insan şöyle beş on dakika uyuyamaz, adeta uykusu kaçar. Sonra tekrar dalar. Arkadaşın da o an uykusu kaçıyor ve fısıldaşarak konuşmaya başlıyoruz. Bu esnada otobüs içinde ağır bir koku yayılıyor. Ecevit hayranı mıdır bilinmez, birisi adeta içindeki gaza genel af çıkarmış?! Gaz öyle bir özgürlük sevinci içinde otobüs içini kaplıyor ki, tekrar yakalanırsa müebbet yiyecek! Birden arkadaşla burnumuzu tıkar vaziyette gülme komasına giriyoruz. O sırada arkadaşın kulağına eğilip şaklabanlık yapasım geliyor ve yaşlı amcayı kastederek şöyle diyorum;

“Hşşt amca da ben horlayınca değil o..runca dürt dedi biz yanlış anladık galiba?!”

Bilirsiniz. Hani öğrenciyken bazen sınıf içinde birşeyi sessiz söylediğinizi zannedersiniz ama tüm sınıf o dediğinizi duyar ya… Meğer arkadaşa söylediğimi bütün otobüs duymuş, adi arkadaş da uyarmamış. Yan tarafa bakıyorum uyuduğunu sandığım amca bana bakıyor. Hani çizgi filmlerde olur ya, çizgi kahraman karanlıkta bakarken sadece kocaman gözlerinin beyazı görünür. Amcanın sadece bembeyaz gözlerini görmekteyim. Bana dehşet içinde bakıyor! O an ne yapacağımı şaşırarak, kafamı koltuğa koyarak uyuyor numarası yapıyorum. Bir gün ÖYS’de “Yukarıdaki kahramanın vaziyeti neyi anlatmaktadır?!” şeklinde bir soru sorulması planlanır ve doğru cevap olarak “Yerin dibine geçmiştir!” cevabının verilmesi planlanırsa, yetkililer paragrafımdan yararlanabilirler, telif melif istemez?!…

BERBER


Kadıköy yakasında oturanlar bilirler. Şaşkınbakkal tarafının bir zamanlar en meşhur pasajı vardı halen de var da o kadar meşhur değil; Kazım Kulan Pasajı. Çook çok eski senelerde bendenizin kafası saç doluyken (kellik utanılacak bir şey değildir?!), Kazım Kulan Pasajı’ nın alt katında bir berbere giderdim. Berberde sekiz kişi çalışıyor, benim saçımı sürekli kestirdiğim adamın adı Adnan. Ben öyle her hafta berbere gidip saçını düzelttiren tiplerden değildim; ayda bir giderdim. Neyse, en son gidişimin üzerinden tam 1 ay geçmiş ben yine berbere gittim ama o ne?! Berber kapanmış. Berberdeki elemanlar da değişik semtlerde değişik dükkanlara dağılmışlar, Benim Adnan Suadiye’ de bir mekana taşınmış; dükkanın önündeki krokide belirtilmiş. Krokiye göre Suadiye Bağdat Caddesi’nde Emmim Kebap Restaurant var, orayı geçince soldaki ilk dükkan. Benim beyin kilitlenmiş Emmim’i geçince ilk sol diye, kaptırıp gidiyorum. Nitekim bir kuaför salonu görüyorum ismi de Paris Kuaför Salonu! “Vay be!” diyorum. Adam ayrılmış ama kendi şahsi dükkanını da açmış hem de fiyakalı bir isim; Paris Kuaför Salonu! Helal olsun! Dükkanın kapısının önüne geliyorum içeride Adnan yok. Bir bakıyorum aaa müşteri de yok. Olsun birazdan gelir salak düşüncesiyle dükkandan içeri dalıyorum; hem müşteri de yok fazla beklemem diyerekten?! İçeri giriyorum, gayet kendimden emin vaziyette üzerimdeki paltomu çıkarırken, adetten adama soruyorum;

“Nereye geçiyorum?”

Adam suratıma, dost olmak isteyen uzaylıya her ihtimale karşı mesafeli yaklaşan dünyalı gibi bakarak cevap veriyor;

“Beyefendi burası bayan kuaförü?!”

O an sağıma bakıyorum çırak oğlan, soluma bakıyorum manikürcü kız gülmemek için kendini zor tutuyor. İşi şaklabanlığa vererek iki saniyede dışarı çıkıyorum ama hayatımın hiçbir anında iki saniyenin iki asır sürmediğini hissediyorum. Dışarı çıktığımdaysa tabelanın devamında manikür, pedikür ve ağda yazdığını ve Adnan’ın açtığı dükkanında bir sonraki sokakta olduğunu öğreniyorum. İnek Şaban tiplemesinin sadece filmlere mahsus olduğuna inananlara ibrettir?!…

BİNBAŞI


Sene 1999, mevsim yaz, bendeniz askerdeyim nedir elalem rahat yaz tatili yapsın diye. Böyle de kadirşinasım işte. Neyse, askere gidenler bilirler, askerde kafanda kep vardır ve komutanı görünce elini kepin güneşliğine götürmek kaydıyla selam verirsin. Yiyo’sa verme; adama verdirtirler! Neyse, ama her an kafanda kep de olmaz. Mesela kapalı bir yerdeysen (bina içi gibi) kafada kep takılı vaziyette dolaşamazsın; yasaktır. Bina içinde kafanda kep yokken komutan görürsen kafanı kesik ve süratli bir şekilde öne eğip kaldırarak selam verirsin. Neyse ben de sıcak bir 1999 yaz mevsimi, bina içinde cüssemi aşan ağır bir şeyler taşımaktayım; malum askerliğin Naim Süleymanoğlu’ luk yönü de var. Tabi benim eller dolu olunca kafadaki kepi çıkartmayı unutmuşum. Elimde materyal yürürken binbaşı rütbesindeki bir komutana rastlıyorum ki ne binbaşı! Kışlada nam salmış melekliği konusunda! Kafadan 8 kişinin askerliğini uzatmış, o da sadece benim üst devrenin şahit olduğu rakam. Neyse ben kafada kep bina içinde rastlıyorum bu binbaşıya, acilen selam vermem lazım. Ama kafada kep var elle selam veremem. Yine kafada kep var baş selamı da veremem. O an o panikle binbaşıya göz kırpıyorum. Göz kırpmamla beraber kafamdan kaynar sular dökülüyor ben ne yaptım diye. Öyle ya bilinçli yaptığım bir hareket değil. İçimden söylenmeye başlıyorum tamam bizim askerlik yandı diye. Tekme tokat girişse o daha iyi diyorum. Aa o ne?! O an sanki gök gürlüyor, cenabım rab’bim imdadıma yetişiyor ve beş saniyelik sert bir bakışın ardından binbaşı da bana göz kırpıyor ve yürüyüp gidiyor. Mucizelere inananlar veya inanmayanlar için küçük bir anı…

ALPER PALA’ya teşekkürler…

Özgün üretimlerinizi gönderin, bu sayfalarda paylaşalım…

Popularity: 14%